Squid Game ve Hukukun Çöküşü: İnsan Hayatı Nasıl Bir Oyuna Dönüşür?

admin
By admin
9 Min Read

Squid Game Neden Bir Hukuk Alegorisidir?

Squid Game’in dünya çapında bu kadar güçlü bir etki yaratmasının sebebi yalnızca şiddet, gerilim ya da sürpriz değildir. Dizi, modern insanın en büyük korkusuna dokunur:
hukukun çekildiği bir dünyada hayatın ne kadar değersizleşebileceği korkusuna. İzleyici, ekranda gördüğü kanlı oyunun yalnızca bir kurgu olmadığını, gerçek dünyanın hukuki ve ekonomik dinamiklerinin biraz daha sert bir aynaya yansıması olduğunu hisseder. Squid Game, bu nedenle bir eğlence ürünü olmaktan çok, bir hukuk alegorisidir.

Dizi, borç batağına düşmüş, toplumdan dışlanmış ve ekonomik olarak köşeye sıkıştırılmış insanları bir araya getirir. Onlara tek bir şey vaat edilir: Eğer bu oyunları kazanırsan, bütün hayatın değişir. Kaybedersen, ölürsün. Bu basit denklem, modern dünyada çoğu insanın yaşadığı ekonomik baskının aşırılaştırılmış bir halidir.

İnsanlar zaten her gün hayatlarını, sağlıklarını ve onurlarını piyasanın içinde riske atar. Squid Game sadece bu gerçeği, hukuki maskeleri çıkarılmış bir sahnede gösterir.

Kurallar Var, Hukuk Yok: “Hukuki Maske” Nasıl Çalışır?

Dizinin ilk bölümlerinde katılımcılara imzalatılan sözleşme, hukuki bir metin gibi sunulur. Kurallar vardır. Herkes eşit şartlarda yarışacaktır. Oyuncular dilerse oyundan çıkabilecektir. Ölenlerin parası havuza eklenecektir. Yüzeyde her şey “hukuki” görünür. Bu, Squid Game’in kurduğu düzenin en kritik manevrasıdır: hukuku taklit ederek meşruiyet üretmek.

Ancak hukuk tam da burada başlar. Çünkü hukuk, yalnızca bir metin, yalnızca bir imza, yalnızca prosedür değildir. Hukuk; insan onuru, temel haklar, denetlenebilirlik ve keyfiliğin yasaklanması gibi bir çekirdeğe sahiptir. Squid Game’in dünyasında çekirdek yoktur. Dış kabuk parlaktır: prosedür, disiplin, “tarafsız” gibi görünen görevliler, standartlaştırılmış kurallar… İçerik ise karanlıktır: yaşam hakkı korunmaz, itiraz mekanizması yoktur, yargısal denetim bulunmaz, sorumluluk doğmaz.

Bu nedenle dizide gördüğümüz şey “kurallı düzen”dir, ama “hukuk düzeni” değildir. Hukuk devleti, kuralların varlığına değil, kuralların insanı koruma fonksiyonuna dayanır. Burada kurallar insanı korumaz; insanı harcanabilir kılar. Böyle bir yapı, hukuk devleti değil; daha doğru ifadeyle, hukukun geri çekildiği bir otorite düzenidir.

Rıza mı, Çaresizliğe İmza mı?

Dizinin meşruiyet kurgusu, sürekli olarak “gönüllülük” vurgusu yapar. İzleyiciye, “kimse zorla tutulmuyor” hissi verilir. Oysa hukuk, rızayı sadece biçimsel bir onay olarak görmez. Bir insanın “evet” demesi, her zaman özgür iradenin varlığı anlamına gelmez. Rızanın hukuki değeri, rızanın hangi koşullar altında alındığıyla birlikte değerlendirilir.

Bir insan ölümle açlık arasında bir seçim yapıyorsa, o seçim özgür değildir. Bir insan borç yüzünden tefecilerin, suç örgütlerinin, ekonomik yıkımın kıskacındaysa, onun imzaladığı metin bir sözleşme değil, bir teslim belgesidir. Squid Game’in kurduğu düzen, bu nedenle sözleşme özgürlüğünün bir tür parodisi gibidir: görünüşte serbest, gerçekte zorlayıcıdır.

Burada dizinin hukuki açıdan en çarpıcı noktası şudur: Yaşam hakkı, sözleşmenin konusu haline getirilir. Oysa modern hukuk düzenlerinde yaşam hakkı vazgeçilemez bir haktır; “benim hayatım üzerinde sınırsız tasarruf” anlayışı kabul edilmez. Kişi, kendisine zarar verilmesini normalleştiren bir sözleşme imzalasa bile, hukuk bunu geçerli bir rıza olarak kabul etmez; çünkü hukuk, rızanın üstünde bir kamu düzeni çekirdeği taşır.

Squid Game’de ise kamu düzeni yoktur. Normlar, insanı korumak için değil, ölümü sistematikleştirmek için tasarlanır. Bu nedenle rıza, hukukun koruyucu işlevinden
koparılarak, güçlülerin elinde bir enstrümana dönüşür. Sözleşme burada hak doğurmaz; ölüm üretir.

“Adil Oyun” Söylemi: Kanun Devleti Mantığı

Dizinin tekrar eden iddiası, oyunun “adil” olduğudur. Herkes aynı kurallara tabidir; herkes aynı başlangıç çizgisinde görünür. Bu söylem, hukuki bir refleksi harekete geçirir: Kural eşitse, sonuç da adil midir? Hukuk tarihi, bu soruya temkinli cevap verir. Çünkü eşitlik, yalnızca kuralların aynı uygulanması değildir. Eşitliğin maddi boyutu, güç ilişkilerini ve başlangıç koşullarını hesaba katar.

Squid Game, biçimsel eşitliğin bir illüzyon olabileceğini gösterir. Oyuncular aynı oyuna girer ama aynı hayatı yaşamaz. Kiminin bedeni güçlüdür, kiminin sağlığı zayıftır.

Kimisi şiddete aşinadır, kimisi ilk kez şiddetin içine düşer. Kimisi organize suçla yaşamayı öğrenmiştir, kimisi iyi niyetle ayakta kalmaya çalışır.

Kurallar aynı olsa bile, “maddi koşullar” aynı değildir.

Tam bu noktada Squid Game, kanun devleti denen mantığı sahneye taşır: Kurallar vardır, hatta titizlikle uygulanır; ama kuralların amacı insanı korumak değildir.

Kurallar, düzenin devamını sağlar. Böylece “yasal” olan ile “hukuki” olan ayrışır. Dizi, seyirciyi şu düşünceyle baş başa bırakır:

Bir sistem kusursuz işliyor görünebilir; ama yine de hukuka aykırı olabilir.

“Adil oyun” söylemi, gerçekte adaleti üretmez; adalet hissini taklit eder. Bu taklit, hukuki meşruiyetin en tehlikeli biçimlerinden biridir. Çünkü çıplak zor, direnç doğurur; “prosedür” ise itaat üretir. Squid Game’in karanlığı burada yoğunlaşır: İnsanlar, kendilerini yok eden bir düzeni, “kural var” diye normalleştirebilir.

VIP’ler ve Patrimonyal İktidar: İnsan Hayatının Mülkleştirilmesi

VIP’ler, Squid Game’in yalnızca “kötü karakterleri” değildir; dizinin iktidar teorisidir. Onlar oyunu finanse eder, kuralları belirler, hayatı metalaştırır ve ölümü bir gösteriye çevirir. En önemlisi: hesap vermezler. Onları yargılayan bir mahkeme, onları sınırlayan bir hukuk yoktur.

Böylece dizide “egemenlik” çıplak biçimde görünür hale gelir.

VIP’lerin konumu, tarihsel olarak patrimonyal iktidar modellerini çağrıştırır. Patrimonyal düzenlerde ülke ve halk, yönetenlerin mülkü gibi algılanır; iktidar, kamusal bir sorumluluk değil, sahiplik biçimidir. Squid Game’in adası VIP’lerin mülküdür. Oyuncular da o mülkün içindeki harcanabilir varlıklardır.

Kurallar, bir hukuk düzeninin güvencesi değil, bir sahiplik rejiminin prosedürüdür.

Bu nedenle Squid Game’de gerçek soru, “oyunu kim kazanacak” değildir. Daha temel soru şudur: İnsan hayatı ne zaman ‘mülk’ gibi işlem görmeye başlar?

Dizinin yanıtı serttir: Hukuk devleti çekildiğinde, hayat hızla mülkleşir. Çünkü onu koruyan normatif çekirdek ortadan kalkar; geriye piyasa dili kalır.

Piyasa dili ise insanı “değer”e indirger. Buradaki değer, onurla değil; bahisle ölçülür.

VIP’ler, aynı zamanda modern dünyanın “görünmez efendilerini” simgeler. Bu simge, diziyi salt bir distopya olmaktan çıkarır.

Squid Game, izleyiciyi şuna zorlar: “Bu kadar uzak mı?” Sorunun rahatsız edici tarafı, sorunun tamamen uzak olmamasıdır.

Çünkü ekonomik güç yoğunlaştıkça, hukukun geri çekilmesi ihtimali büyür; hukuk geri çekildikçe, hayat daha kolay metalaşır.

Şiddetin Değil, Normalleşmenin Korkusu

Squid Game’in gerçek korkusu, şiddetin kendisi değildir. Şiddet, sinemada sık görülür. Dizinin rahatsız edici yanı, şiddetin rasyonel ve sıradan görünmesidir.

İnsanlar sıraya girer, talimat dinler, forma uyar, oyunu kabul eder ve ölür. Bu tablo, hukuk literatüründe “kötülüğün sıradanlığı” tartışmalarını çağrıştırır:

Kötülük, bağırarak değil; düzenli biçimde işleyerek büyür.

Burada bürokratik estetik kritik bir rol oynar. Maskeler, üniformalar, simetrik mekânlar, standart komutlar… Hepsi, düzen hissi üretir.

Düzen hissi, meşruiyet hissini besler. Meşruiyet hissi ise direnci zayıflatır. İnsanlar, kendilerine zarar veren bir sistemi bile “işliyor” diye kabullenebilir.

Hukuk devleti, tam da bu kabullenişi kırmak için vardır: keyfiliği görünür kılmak, denetim koymak, itiraz hakkı tanımak, insanı nesne olmaktan çıkarmak için.

Squid Game’de itiraz yoktur; yalnızca prosedür vardır. Prosedürün varlığı, vicdanı uyuşturur. Çünkü insan, “kural böyle” dediği anda, sorumluluğu kuralın üstüne atar.

Oysa hukuk devleti, kuralın arkasına saklanmayı kabul etmez; kuralın adaletle bağını sorgular. Dizi, tam da bu sorgulamanın yokluğunda nelerin olabileceğini gösterir.

Hukuk Devleti Çökerse Sözleşme Kölelik Olur

Squid Game bir dizi değil, bir uyarıdır. Hukuk devleti çöktüğünde sözleşme, eşitlik ve rıza gibi kavramların nasıl ters yüz edilebileceğini anlatır.

Sözleşme, hak doğuran bir araç olmaktan çıkar; güçlülerin silahına dönüşür. Eşitlik, insanı koruyan bir ilke olmaktan çıkar; düzeni meşrulaştıran bir vitrin olur.

Rıza ise özgürlüğün ifadesi olmaktan çıkar; çaresizliğin imzasına dönüşür.

Dizinin asıl sertliği, bu çöküşü “anormal” göstermemesindedir. Tam tersine, her şeyi normal, düzenli, prosedürel ve rasyonel gösterir.

Bu, modern dünyada hukukun geri çekilmesi riskinin en tehlikeli biçimidir: Şiddet bağırmaz; düzen gibi konuşur. Hukuk devleti, işte bu yüzden yalnızca bir teori değil,insan hayatını “oyun” olmaktan koruyan bir sınırdır.

Squid Game’in bıraktığı cümle nettir: Hukuk devleti yoksa, hayat metalaşır. Hukuk devleti yoksa, insan onuru pazara düşer.

Hukuk devleti yoksa, “kural var” demek adalet üretmez; sadece yıkımı düzenler.

Share This Article
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir