Yargı Kurumunda Siyasallaşma ve Şiddet: Bir Sosyo-Hukuki Eleştiri

admin
By admin
5 Min Read

Bu yazıda yargıda siyasallaşma ve şiddet olgusunu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nde yaşanan olay üzerinden sosyo-hukuki perspektifle inceliyoruz…

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nde 13 Ocak 2026 tarihinde yaşanan olay, Türkiye’de yargı sisteminin derinleşen krizini simgeleyen bir trajedi olarak kayıtlara geçti. Cumhuriyet Savcısı Muhammed Çağatay Kılıçarslan, Hakim Aslı Kahraman’ı makam odasında silahla vurarak yaraladı; saldırganın ikinci kez ateş etmesini, odada bulunan hükümlü çaycı Yakup Karadağ’ın müdahalesi engelledi.

Bu olay, yalnızca bireysel bir şiddet eylemi olarak kalmayıp, yargı atamalarındaki siyasi müdahalelerin, ideolojik kadrolaşmanın ve toplumsal cinsiyet dinamiklerinin kesişim noktasında bir kırılma anı olarak okunmalıdır. Sosyolojik açıdan, bu tür olaylar kurumların entelektüel yoksunlaşmasını ve dar ideolojik filtrelerle doldurulmasını yansıtırken; hukuki perspektiften, yargı bağımsızlığının erozyonu ve devletin koruyucu mekanizmalarındaki başarısızlığı işaret eder. 

Hukuki Boyut: Yargı Bağımsızlığının Siyasi Vesayeti Altında Ezilmesi

Türkiye’de yargı atamaları, Anayasa’nın 159. maddesiyle düzenlenen Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üzerinden yürütülür; ancak bu kurumun yapısı, siyasi iktidarın doğrudan müdahalesine açık bir kapı bırakır. HSK üyelerinin büyük kısmının Cumhurbaşkanı ve TBMM tarafından atanması, yargı mensuplarının “tarafsız” olmaktan ziyade, siyasi sadakatle şekillendirilmesine zemin hazırlar.

Bu durum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarında sıkça vurgulandığı üzere, adil yargılanma hakkını (AİHS Madde 6) ihlal eden bir sistemik sorun teşkil eder. Örneğin, Kılıçarslan’ın geçmişte Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nda “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Bürosu”nda görev yapmış olması, ironik bir çelişki yaratır: Şiddet mağduru kadınları korumakla yükümlü bir savcının, bir kadın hakimi silahla yaralaması, hukukun araçsallaştırıldığını gösterir.

Bu, yargı mensuplarının atama süreçlerinde liyakat yerine ideolojik uyumun ön plana çıkarıldığını düşündürür.

Tarihsel olarak, Türkiye’de yargı kadrolaşması, 1970’lerden beri siyasi koalisyonların aracı haline gelmiştir. 1975-1977 arası I. Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde, Ülkücü grupların devlet mekanizmalarına yerleştirilmesi, bürokraside ideolojik hakimiyetin bir örneğidir.

Bu süreç, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası dönemde hız kazanmış, milliyetçi unsurların yargı ve emniyet gibi kritik alanlarda kadrolaştığı bir döneme evrilmiştir.

Günümüzde de benzer dinamikler devam etmekte; HSK’nın siyasi etkilere maruz kalması, yargıç ve savcıların “bağımsız” karar verme kapasitesini kısıtlar. Kılıçarslan olayında, saldırganın “hilal bıyıklı” görünümü ve iddia edilen Ülkücü bağlantıları, bu kadrolaşmanın somut bir yansıması olarak yorumlanabilir – ki bu, yargının entelektüel vizyondan uzak, dar ideolojik kalıplara hapsedildiğini işaret eder. Hukuki eleştiri bağlamında, bu tür atamalar Anayasa’nın 138. maddesindeki “yargı bağımsızlığı” ilkesini ihlal eder; zira yargı mensupları, siyasi baskılar altında, entelektüel sorgulama yerine dogmatik sadakati tercih eder hale gelir.

Sosyolojik Boyut: Kurumsal Yoksunlaşma ve İdeolojik Daralma

Sosyolojik perspektiften bakıldığında, yargı kurumunun “entellektüel vizyona sahip olmayan, okumayan, sorgulamayan” kişilerle doldurulması, Pierre Bourdieu’nun “habitus” kavramıyla açıklanabilir: Toplumsal sermaye (eğitim, kültürel birikim) yerine, ideolojik sermaye (milliyetçi veya siyasi sadakat) ön plana çıkarıldığında, kurumlar entelektüel çeşitliliği kaybeder ve dar bir “hayat görüşü” hegemonyası altına girer. Türkiye’de yargı kadrolarının Ülkücü veya benzer milliyetçi gruplarla ilişkilendirilmesi, bu habitusun bir ürünüdür; 1970’lerden beri milliyetçi cephe koalisyonları, devlet bürokrasisini ideolojik bir araç olarak kullanmıştır.

Bu, Max Weber’in bürokrasi teorisinde vurguladığı rasyonel-légal otoritenin yerine, karizmatik veya geleneksel otoritenin ikame edilmesi anlamına gelir – yargı, aydın bir kurum olmaktan çıkıp, “bar fedaisi kılıklı” profillere teslim olur.

Kılıçarslan’ın eylemi, bu sosyolojik daralmanın cinsiyet boyutunu da ortaya koyar. Kadın cinayetleri ve şiddetinin “politiktir” olduğu tezi, feminist sosyolojide (örneğin, Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet performansı kavramı) köklenir: Şiddet, bireysel sapkınlıktan ziyade, patriyarkal ve milliyetçi ideolojilerin kurumsal tezahürüdür. Saldırganın kadına şiddet bürosunda çalışmış olması, sistemin ironisini vurgular; yargı, kadınları korumak yerine, şiddet üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Sosyolojik olarak, bu olay yargıdaki kadrolaşmanın toplumsal sonuçlarını gösterir: Entellektüel sorgulama eksikliği, empati yoksunluğuna yol açar ve şiddet eylemlerini normalleştirir. Üstelik, milliyetçi grupların yargıdaki varlığı, Emile Durkheim’in “sosyal bütünleşme” kavramını tersine çevirir – toplum, ortak değerler yerine, ideolojik bölünmelerle parçalanır.

Olayla Bağlantılı Bir Sentez: Sistemik Krizin Belirtisi

Bu kurşunlama hadisesi, izole bir olay değil; yargıdaki siyasi kadrolaşmanın ve sosyolojik yoksunlaşmanın bir sonucudur. Kılıçarslan’ın profili – emekli hakim babası, iddia edilen milliyetçi bağlantıları ve şiddet geçmişi – atama süreçlerindeki liyakat eksikliğini yansıtır. Hukuki olarak, bu, HSK reformu olmadan çözülemez; sosyolojik olarak ise, yargı eğitiminin entelektüel çeşitliliği teşvik etmesi şarttır. Aksi takdirde, benzer olaylar, yargının meşruiyetini erozyona uğratmaya devam eder.Sonuç olarak, bu eleştiri, reform çağrısıdır: Yargı bağımsızlığını güçlendirmek için HSK’nın siyasi etkilerden arındırılması, atamalarda liyakat kriterlerinin öncelenmesi ve sosyolojik çeşitliliğin teşviki elzemdir. Aksi halde, yargı, adalet dağıtan bir kurum olmaktan çıkıp, şiddet ve ideolojik çatışmaların arenası haline gelir – ki bu, Türkiye’nin demokratik geleceğini tehdit eder.

Share This Article
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir