I. Bir Adresin Hafızası: Atocha 55
Bir kentin bazı adresleri vardır; haritada sıradan görünür, fakat toplumsal hafızada bir dönüm noktasına dönüşür. Madrid’in merkezindeki Atocha Caddesi 55 numara, bu adreslerden biridir. 24 Ocak 1977 gecesi saat 22.30 sularında, bu binada bulunan bir hukuk bürosunda, işçi haklarını savunan avukatlar ve emek hareketiyle ilişkili kişiler toplantı yaptı. Toplantının arka planında İspanya’nın kritik bir eşiği vardı: Franco diktatörlüğünün bitişinden sonra ülke demokrasiye yürüdü, ancak eski rejimin kalıntıları hem kurumlarda hem sokakta varlığını korudu.
O akşam büroya giren üç silahlı saldırgan, kısa süre içinde içeridekilerin üzerine ateş açtı. Saldırı, “Atocha Katliamı” olarak anıldı. Katliamın hedefi yalnızca bürodaki kişiler değildi. Hedef, savunma makamının, emek mücadelesinin ve demokratikleşme sürecinin meşruiyetiydi.
Atocha 55, bu yüzden yalnızca bir bina değildir. Savunmanın ne zaman, nerede ve nasıl “tehlikeye” düşebileceğini gösteren tarihsel bir ikaz levhasıdır.
II. Tarihsel Bağlam: Demokratik Geçişin En Kırılgan Günleri
İspanya’da Francisco Franco’nun ölümü 1975’te gerçekleşti. Franco döneminde siyasal muhalefet bastırıldı, sendikalar sıkı denetim altında tutuldu, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ağır biçimde sınırladı. Franco’nun ölümüyle birlikte “geçiş” başladı; fakat geçiş, yalnızca anayasal metinlerle değil, sokaktaki güç dengeleriyle belirlendi.
Bu dönemde, bir yanda reform isteyen, demokratikleşmeyi savunan geniş bir toplumsal enerji oluştu. Diğer yanda, eski düzenin yerleşik ağları, radikal dönüşümü engellemek için şiddeti bir araç olarak gördü. Aşırı sağ gruplar, sendikal hareketi ve sol siyaseti “düşman” ilan etti. Bu iklimde işçi avukatları, iki nedenle hedefe konuldu: Birincisi, işçilerin hak arama mücadelesini hukuki zeminde görünür kıldı. İkincisi, siyasal davalarda hukuksuzlukların kayda geçmesini sağladı.
Bu nedenle Atocha 55’teki büro, yalnızca bir büro değildi. Bir “hak arama merkezi”ydi. Saldırının amacı da tam olarak bu merkezi dağıtmaktı.
III. 24 Ocak 1977 Gecesi: Saldırının Seyri
24 Ocak gecesi, büroda bulunanlar bir araya geldi; gündemleri emek uyuşmazlıkları, sendikal örgütlenme ve devam eden davalar etrafında şekillendi. Saldırganlar içeri girdiğinde, kendilerini belirli bir amaçla gelen kişiler gibi tanıttı. Ardından ateş açtı. Saldırının kısa sürmesi, planlı ve “sonuç odaklı” yürütüldüğünü gösterdi: Amaç korku yaratmak, mesaj vermek ve mümkün olduğunca çok kişiyi öldürmekti.
Bu saldırıda hayatını kaybedenler şunlardı:
- Enrique Valdelvira Ibáñez (işçi avukatı)
- Luis Javier Benavides Orgaz (işçi avukatı)
- Francisco Javier Sauquillo (işçi avukatı)
- Serafín Holgado de Antonio (hukuk öğrencisi)
- Ángel Rodríguez Leal (idari personel)
Ağır yaralananlar ise şunlardı:
- Miguel Sarabia Gil
- Alejandro Ruiz-Huerta Carbonell
- Luis Ramos Pardo
- Dolores (Lola) González Ruiz
İsimlerin ayrıntılarını anmak yalnızca bir “tarih notu” değildir. Bu, savunmaya yönelen saldırının somut bedelini hatırlamaktır. Çünkü savunma, soyut bir kurum değil, canlı insanlar üzerinden yürür. Bir avukat öldürüldüğünde yalnızca bir kişi hayatını kaybetmez; onun savunduğu dosyaların müvekkilleri, o dosyaların temsil ettiği toplumsal gruplar ve nihayet hukuk düzeninin güvenilirliği de yaralanır.
IV. Fail Tipolojisi ve Amaç: “Provokasyon” Mantığı
Atocha Katliamı’nın hedefi, sadece bürodaki kişileri ortadan kaldırmak değildi. Katliamın arkasındaki stratejik beklenti, toplumun şiddet sarmalına sürüklenmesi ve demokratik geçişin sekteye uğramasıydı. Aşırı sağın bir kısmı, solun “karşı şiddet”e yönelmesini istiyordu. Böylece devletin sertleşmesi, olağanüstü tedbirlerin meşrulaşması ve demokratik aktörlerin tasfiye edilmesi hedeflendi.
Fakat beklenen olmadı. Tam tersine, İspanya toplumunda geniş bir tepki doğdu. Katliam, demokratik geçişe yönelik tehdit algısını güçlendirdi. Toplumun geniş kesimleri, bu tür bir şiddete teslim olmadı; cenazeler ve anmalar kitleselleşti; “demokrasi” talebi daha görünür hale geldi.
V. Yakalanma ve Yargılama: 464 Yıllık Cezalar ve Tartışmalı Sonuçlar
Saldırıdan sonra faillerin bir süre kendilerini güvende hissettiği anlatıldı. Ancak kısa zaman içinde yakalamalar gerçekleşti. 15 Mart 1977’de saldırının failleri olarak José Fernández Cerrá, Carlos García Juliá ve Fernando Lerdo de Tejada gözaltına alındı. Soruşturma, saldırının yalnızca üç kişinin “anlık kararı” olmadığını; dönemin aşırı sağ ağlarıyla, Franco döneminden kalma bazı çevrelerle ve belli örgütlenmelerle bağlantı kurduğunu ortaya koydu.
Yargılama Şubat 1980’de yapıldı. Sanıklar toplam 464 yıl hapis cezasına çarptırıldı. José Fernández Cerrá ve Carlos García Juliá, her biri 193 yıl hapis cezası aldı. Saldırıyı azmettirdiği belirtilen, Franco dönemine bağlı bir taşımacılık sendikası sekreteri Francisco Albadalejo Corredera da ağır ceza aldı ve cezaevinde hayatını kaybetti. Bununla birlikte süreç, birçok tartışmayı beraberinde getirdi. Bazı sanıkların kaçması, cezaların ilerleyen yıllarda “maksimum süre” düzenlemeleri nedeniyle fiilen düşmesi ve olayın bütün bağlantılarının aydınlatılamadığına dair kuşkular, Atocha’nın “tam kapanmayan” dosyalardan biri olarak anılmasına yol açtı.
Bu tablo, hukuk sosyolojisi açısından tanıdıktır: Bir ülkede demokratikleşme süreci sancılı yürüdüğünde, kimi zaman yargılama yapılır; fakat gerçek, tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaz. Resmi adalet, toplumsal adaletin yerini bütünüyle dolduramaz.
VI. Toplumsal Etki: “Korku”nun Yerini “Meşruiyet” Aldı
Atocha Katliamı sonrasında toplumun verdiği reaksiyon, saldırının hedeflediği sonuçla çelişti. Şiddet sarmalı büyümedi; aksine katliam, aşırı sağın toplum nezdindeki meşruiyetini zayıflattı. Bu tepkinin en görünür biçimi, cenaze törenleri ve kitlesel yas oldu. “Savunmaya dokunma” duygusu, emek hareketinin talepleriyle birleşti.
Burada kritik bir siyasi sonuç oluştu: Demokratik geçiş hızlandı. Bazı değerlendirmelerde, katliamın ardından İspanya Komünist Partisi’nin (PCE) yasallaşması yönündeki siyasi iklim güçlendi. Böylece saldırganların “geçişi durdurma” hedefi, tersine bir etki doğurdu.
Bu tarihsel ironinin bir önemi vardır: Savunma makamına saldırı, çoğu zaman yalnızca bir kişiyi hedef almaz; bizzat “rejimin kendisini” test eder. Toplum, ya hukuka sarılır ya da şiddete teslim olur. Atocha sonrasında toplum, hukuka sarıldı.
VII. 24 Ocak: “Tehlikedeki Avukatlar Günü” Neden İlan Edildi?
24 Ocak tarihinin “Tehlikedeki Avukatlar Günü” olarak anılmasının temel nedeni, Atocha’da savunmanın hedef alınmasıydı. Bu gün, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle uğradığı baskılara, tehditlere ve saldırılara dikkat çekmek amacıyla uluslararası avukat örgütleri tarafından benimsendi. Her yıl belirli bir ülkeye ithaf edilmesi de, riskin “yerel” değil “evrensel” olduğunu hatırlatır.
Bu günün dayandığı fikir şudur: Avukat, yalnızca bir meslek icra etmez. Avukat, adil yargılanma hakkının ve savunma hakkının somut taşıyıcısıdır. Avukatın korkutulduğu, kriminalize edildiği, öldürüldüğü veya meslekten fiilen men edildiği bir yerde “hukuk devleti” kâğıt üzerinde kalır.
VIII. Türkiye’ye İthaf Edilen Yıllar: 2012 ve 2019
Türkiye’de “Tehlikedeki Avukatlar Günü”nün iki kez Türkiye’ye ithaf edilmesi, bir tesadüf değildi. Bu ithafların ortak gerekçesi, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle hedef haline gelmesiydi. Avukatlar soruşturmaya uğradı, tutuklandı, tehdit edildi; barolar ve meslek örgütleri ise siyasal tartışmaların merkezine itildi.
Bir ülkenin avukatlarına “tehlike” başlığıyla bakılması, hukuk düzeninin en kırılgan yerine işaret eder: Savunma, ancak özgürse savunmadır. Özgür olmayan savunma, bir formaliteye dönüşür. Formaliteye dönüşen savunma, adil yargılanmayı sadece “etiket” haline getirir.
IX. 2025–2026 Türkiye’si: Savunmanın Yargı Yoluyla Sınanması
2025’te Türkiye’de barolar ve savunma makamı üzerinden yürüyen tartışmalar, 24 Ocak anmalarının yalnızca “geçmişi hatırlama” olmadığını gösterdi. Bir yanda, baroların hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunma sorumluluğu durdu. Diğer yanda, bu sorumluluğun “amaç dışı faaliyet” gibi kavramlarla sınırlandırılmak istendiği bir siyasi-judisiyal iklim oluştu.
Bu iklimin en çarpıcı göstergelerinden biri, İstanbul Barosu yönetimine ilişkin yargısal süreçler ve bu süreçlerin mesleki örgütlenme üzerindeki etkisi oldu. Seçimle gelenin seçimle gittiği demokratik mantık, hukuki araçlarla tartışmaya açıldı. Bu tartışma, teknik bir “usul” meselesi gibi sunulduğunda bile, gerçekte savunmanın özerkliğini ilgilendirdi.
Türkiye’de avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle “dosyanın tarafı” haline getirilmesi, savunma hakkının niteliğini doğrudan etkiledi. Avukat, temsil ettiği kişiyle özdeşleştirildiğinde; avukatın dosyaya girmesi “risk”, dosyadan çekilmesi “zorunluluk” haline geldi. Böyle bir tabloda, yargılama faaliyetinin kalitesi düşer; adalet duygusu zedelenir.
X. “Cübbeli Sanık” ve Düşman Ceza Hukuku: Savunmanın Kriminalizasyonu
Avukatların “yargı baskısı” altında kaldığı dönemlerde en ağır sonuç, savunma makamının meşru zeminden itilmesiydi. “Cübbeli sanık” ifadesi, bu itilmenin sosyolojik özetini yaptı: Savunma, yargının kurucu unsuru olmaktan çıkarılıp yargının karşısına dikilen bir “şüpheli”ye dönüştürüldü.
Bu dönüşüm, yalnızca avukatları değil, toplumun tamamını etkiledi. Çünkü avukat, toplumun hak arama kapasitesini temsil etti. Avukatın etkisizleştirildiği yerde, vatandaşın devlete karşı “denge” kurma imkânı azaldı. Bu nedenle savunmaya dönük baskı, bireysel bir meslek sorunu değil; demokratik toplum düzeninin kalbinde yer alan bir kriz haline geldi.
XI. Atocha’daki Levha: Hukukun Kırmızı Çizgisi
Atocha 55’in duvarında yer alan, insanlık karşıtı eylemlere hiçbir özgürlüğün, hiçbir normun, hiçbir mazeretin kalkan olamayacağını söyleyen ilke, günümüz hukuk tartışmalarında da geçerliliğini korudu. Bu ilke, “ama” ile başlayan tüm gerekçelerin önüne bir set çekti:
- “Ama güvenlik…”
- “Ama kamu düzeni…”
- “Ama devletin bekası…”
- “Ama olağanüstü şartlar…”
Hukuk, bu “ama”ların sınırsızlığına teslim olduğunda, savunma hakkı da sınırsız biçimde daraldı. Savunma daraldığında, yargı kurucu unsurunu kaybetti. Kurucu unsuru eksilen bir yargı, adil yargılama üretmedi; yalnızca karar üretti.
XII. 2026 Ocak’ında Soru: Ne Yapmalıyız?
2026’nın Ocak ayına gelindiğinde soru şuydu: Savunma tehlike altındaysa, barolar ve avukatlar ne yapmalıydı? Yanıt, yalnızca hukuki metinlerde değil, kolektif iradede yattı. Çünkü savunma hakkı, tek tek avukatların cesaretiyle ayakta kaldığı kadar, kurumsal dayanışmayla da güç kazandı.
Bu aşamada yapılması gerekenler, soyut “temenni” değil, somut eylem planları oldu:
- Avukata yönelik saldırıların sistematik biçimde kayıt altına alınması ve raporlanması
- Barolar arasında hızlı müdahale mekanizmalarının kurulması
- Mesleki faaliyet nedeniyle yürütülen soruşturmalarda ulusal ve uluslararası izleme ağlarının devreye sokulması
- Adil yargılanma hakkının savunma boyutunu görünür kılacak kamuoyu çalışmaları yapılması
- Genç meslektaşlara yönelik “risk okuryazarlığı” ve mesleki dayanışma eğitimlerinin artırılması
Bu başlıklar, savunmanın “kendini koruma refleksi” değildir. Bunlar, toplumun hak arama kapasitesini koruma programıdır.
XIII. Yargının Tarihi Sorumluluğu: Suskunluk da Bir Tutumdur
Avukatlara dönük baskılar karşısında yargının suskun kalması, tarih önünde bir tutum haline geldi. Çünkü yargı, yalnızca hüküm veren bir mekanizma değildir; aynı zamanda hakların güvencesidir. Savunma hakkı zedelendiğinde yargı, kendi meşruiyet zeminini de zedeledi.
Bu nedenle yargının temel sorumluluğu, avukatı “cezalandırmak” değil; avukatın görevini güven içinde yapabilmesini temin etmekti. Avukatın güvenliği, müvekkilin adil yargılanması demekti. Müvekkilin adil yargılanması ise, yargının toplumsal güveni demekti.
XIV. Sonuç: Yargı Avukatsız Olmadı
Atocha, bir “geçmiş olay” olarak kalmadı. Atocha, savunmanın nasıl hedef seçildiğini ve toplumun buna nasıl yanıt verdiğini gösteren bir ders haline geldi. 24 Ocak, bu dersin her yıl yeniden hatırlatıldığı bir tarihe dönüştü.
Bugün de savunma tehlike altına girdiğinde, mesele yalnızca avukatların meslek konforu olmadı. Mesele, adil yargılanma hakkı oldu. Mesele, demokratik toplum düzeni oldu. Mesele, insan onuru oldu.
Bu nedenle cümleyi açık kurmak gerekir:
Yargı avukatsız olmadı. Avukat, savunmadır. Savunma yoksa hukuk da olmadı.
