Osmanlı’da Nizamiye Mahkemeleri ve Gayrimüslim Hâkimler: Eşitlik İdeali ile İmparatorluk Gerçeği Arasında Bir Yargı Deneyi

admin
By admin
8 Min Read

Osmanlı Devleti’nin hukuk tarihine bakıldığında, Tanzimat Dönemi yalnızca normatif metinlerin çoğaldığı bir reform süreci değil; aynı zamanda devletin kendisini yeniden tanımlama çabasının hukuki alana yansıdığı bir kırılma noktasıdır. Bu kırılmanın en somut görünümlerinden biri, klasik şer‘î yargı düzeninin yanında kurulan Nizamiye Mahkemeleri ve bu mahkemelerde gayrimüslim hâkimlerin görev alabilmesi meselesidir. Görünüşte teknik bir yargı reformu gibi duran bu düzenleme, gerçekte Osmanlı’nın egemenlik anlayışı, vatandaşlık tasavvuru ve eşitlik söylemi açısından son derece derin anlamlar taşır.

Bu yazıda, Nizamiye Mahkemelerinin kuruluş mantığını, klasik kadı yargısından ayrıldığı noktaları ve özellikle gayrimüslim hâkimlerin bu mahkemelerde görev almasının ne anlama geldiğini, tarihsel bağlamı içinde ele alacağız. Tartışmayı yalnızca “eşitlik sağlandı mı?” sorusuna indirgemeden; bu uygulamanın meşruiyet, yetki, hukuk kültürü ve devlet aklı bakımından ne ifade ettiğini irdeleyeceğiz. Ana eksenimiz, Tanzimat’ın ilan ettiği hukuki eşitlik idealinin, Osmanlı’nın çok dinli ve çok hukuklu yapısı içinde nasıl bir gerilim ürettiği olacaktır.

I. Tanzimat Öncesi Yargı Düzeni: Kadı Mahkemeleri ve Hukuki Meşruiyet

Tanzimat reformlarını doğru anlamak için, öncelikle Osmanlı’nın Tanzimat öncesi yargı yapısına kısaca bakmak gerekir. Klasik dönemde yargı, büyük ölçüde kadı merkezli bir sistem üzerine kuruluydu. Kadı, yalnızca yargı yetkisini kullanan bir hâkim değil; aynı zamanda idari, beledî ve hatta kimi zaman mali görevleri de yerine getiren bir devlet görevlisiydi. Kadıların meşruiyet kaynağı, doğrudan İslam hukuku ve padişah adına hüküm verme yetkisiydi.

Bu sistemde, gayrimüslimler bütünüyle yargı dışı bırakılmış değildi. Aksine, Osmanlı’nın millet sistemi çerçevesinde gayrimüslim cemaatler, kendi dini hukuklarını ilgilendiren alanlarda (evlenme, boşanma, miras gibi) cemaat mahkemelerine başvurabiliyorlardı. Bununla birlikte, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ihtilaflarda veya kamu düzenini ilgilendiren konularda yetkili merci kadı mahkemeleriydi. Dolayısıyla Osmanlı’da Tanzimat öncesi dönemde mutlak bir “hukuki ayrımcılık”tan ziyade, statüye dayalı çoklu yargı rejimi söz konusuydu.

Ancak bu sistemin temel özelliği, hâkimlik makamının İslam hukuku bilgisiyle doğrudan ilişkili olmasıydı. Kadı olabilmek için Müslüman olmak, fıkıh eğitimi almak ve ilmiye sınıfına mensup olmak zorunluydu. Bu nedenle, Tanzimat öncesi dönemde gayrimüslimlerin hâkimlik yapması hukuki ve zihinsel olarak tasavvur dahi edilmiyordu.

II. Tanzimat ve Hukuki Eşitlik İddiası

1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başlayan Tanzimat süreci, Osmanlı Devleti’nin “tebaa” anlayışını dönüştürmeyi hedefleyen bir siyasal projeydi. Bu projenin merkezinde, can, mal ve namus güvenliği ile birlikte hukuk önünde eşitlik ilkesi yer alıyordu. Eşitlik ilkesi, özellikle Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerindeki diplomatik baskılarının da etkisiyle, gayrimüslim tebaanın hukuki statüsünü iyileştirmeyi amaçlıyordu.

Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Tanzimat’ın ilan ettiği eşitlik, modern anlamda soyut ve mutlak bir eşitlik değil; devletin hukuk üretme ve yargılama kapasitesini merkezileştirme amacıyla sınırlı bir eşitlikti. Bu nedenle Tanzimat reformları, bir yandan gayrimüslimlere yeni haklar tanırken, diğer yandan devletin denetim alanını genişletiyordu. İşte Nizamiye Mahkemeleri, bu ikili amacın en belirgin araçlarından biri olarak ortaya çıktı.

III. Nizamiye Mahkemelerinin Kuruluşu ve Mantığı

Nizamiye Mahkemeleri, Osmanlı’da modern anlamda mahkeme teşkilatının çekirdeğini oluşturan yapılardır. Fransız yargı sisteminden esinlenilerek kurulan bu mahkemeler, özellikle ceza ve ticaret alanında uzmanlaşmış, usul kuralları belirlenmiş ve hiyerarşik bir yapıya sahipti. Şer‘î mahkemelerden farklı olarak, Nizamiye Mahkemelerinde yazılı usul, temyiz mekanizması ve kolektif karar alma (heyet hâkimliği) esastı.

Bu mahkemelerin kurulmasının temel gerekçesi, klasik kadı yargısının modern devletin ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz görülmesiydi. Özellikle ticari ilişkilerin karmaşıklaşması, yabancılarla yapılan sözleşmeler ve ceza hukukunda standartlaşma ihtiyacı, yeni bir yargı modelini zorunlu kılıyordu.

Nizamiye Mahkemeleri, teorik olarak din farkı gözetmeksizin tüm Osmanlı tebaanın başvurabileceği mahkemeler olarak tasarlandı. Bu durum, doğal olarak hâkimlerin kimliği meselesini gündeme getirdi.

IV. Gayrimüslim Hâkimlerin Nizamiye Mahkemelerinde Görev Alması

Nizamiye Mahkemelerinin en dikkat çekici yönlerinden biri, gayrimüslimlerin bu mahkemelerde hâkim veya üye olarak görev alabilmesiydi. Bu durum, Osmanlı hukuk tarihinde niteliksel bir kırılmayı ifade eder. Zira ilk kez, yargı yetkisi doğrudan padişah adına kullanan bir makamda, din farkı belirleyici olmaktan çıkarılmıştır.

Ancak bu gelişmeyi, basitçe “Osmanlı laikleşti” şeklinde okumak yanıltıcı olur. Gayrimüslim hâkimlerin görev alması, esasen şer‘î yargı alanının dışına çıkarılan bir mahkeme modelinde mümkün olmuştur. Nizamiye Mahkemeleri, İslam hukukunun doğrudan uygulandığı mahkemeler değil; kanunlaştırılmış, seküler unsurlar taşıyan normlara dayanan mahkemelerdi. Dolayısıyla burada söz konusu olan, dinin tamamen dışlanması değil; yargı alanlarının ayrıştırılmasıdır.

Gayrimüslim hâkimlerin varlığı, eşitlik ilkesinin sembolik bir göstergesi olarak öne çıksa da, uygulamada bazı sınırlamalar ve tartışmalar ortaya çıkmıştır. Özellikle Müslüman kamuoyunda, bir gayrimüslimin Müslümanlar hakkında hüküm vermesi meselesi ciddi bir meşruiyet sorunu yaratmıştır.

V. Meşruiyet Sorunu: Hukuki Yetki mi, Dini Otorite mi?

Osmanlı hukuk geleneğinde hâkimlik, yalnızca teknik bir meslek değil; aynı zamanda ahlaki ve dini bir otoriteyi de temsil eder. Bu nedenle, gayrimüslim hâkimlerin Nizamiye Mahkemelerinde görev alması, hukuki olduğu kadar zihinsel bir dönüşüm gerektirmiştir.

Bu noktada devlet, hâkimlik yetkisinin kaynağını yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Klasik dönemde hâkimlik, şer‘î bilgiye dayanırken; Nizamiye Mahkemelerinde bu yetki, kanun bilgisi ve devlet memuriyeti temelinde kurgulanmıştır. Böylece hâkimlik, dini bir statü olmaktan çıkarılıp bürokratik bir görev haline getirilmiştir.

Ne var ki bu dönüşüm, tam anlamıyla içselleştirilememiştir. Gayrimüslim hâkimlerin yetkinliği sık sık sorgulanmış, özellikle üst yargı mercilerinde Müslüman hâkimlerin ağırlığı korunmuştur. Bu durum, eşitlik ilkesinin teoride kabul edilip pratikte sınırlandırıldığını göstermektedir.

VI. Değerlendirme: Başarılı Bir Reform mu, Zorunlu Bir Uzlaşma mı?

Nizamiye Mahkemeleri ve gayrimüslim hâkim uygulaması, Osmanlı’nın modernleşme sürecindeki en çarpıcı deneylerden biridir. Bu deneyim, ne tamamen başarısız ne de bütünüyle başarılıdır. Daha ziyade, çok katmanlı bir imparatorluk yapısının, modern devlet normlarıyla uyum sağlama çabasının yarattığı zorunlu bir uzlaşmadır.

Bir yandan, hukuki eşitlik söylemi somut kurumsal yapılara kavuşmuş; gayrimüslim tebaanın devletle ilişkisi yeniden tanımlanmıştır. Öte yandan, bu eşitlik söylemi, şer‘î hukuk ile kanuni hukuk arasındaki gerilimi ortadan kaldıramamış; aksine bu gerilimi görünür kılmıştır.

Nizamiye Mahkemeleri, Osmanlı’nın son döneminde hukuk alanında atılmış en rasyonel adımlardan biri olmakla birlikte, imparatorluğun dağılma sürecini durdurmaya yetmemiştir. Ancak bu durum, reformların anlamsız olduğu sonucunu doğurmaz. Aksine, Cumhuriyet döneminin yargı teşkilatı ve laik hukuk anlayışı, önemli ölçüde bu deneyimlerin üzerine inşa edilmiştir.

Sonuç Yerine

Osmanlı’da Nizamiye Mahkemeleri ve gayrimüslim hâkimler meselesi, basit bir tarihsel ayrıntı değil; hukuk, egemenlik ve eşitlik kavramlarının nasıl yeniden tanımlandığını gösteren bir laboratuvardır. Bu laboratuvarda ortaya çıkan sonuçlar, modern Türkiye hukukunun köklerini anlamak bakımından hâlâ büyük önem taşımaktadır.

Tanzimat’ın eşitlik ideali, her ne kadar tam anlamıyla hayata geçirilememiş olsa da, Osmanlı hukuk düzeninin dönüşümünde geri döndürülemez bir eşik yaratmıştır. Nizamiye Mahkemeleri ise bu dönüşümün hem imkanlarını hem de sınırlarını en açık biçimde ortaya koyan kurumlardır.

Share This Article
Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir